
Necdet Şen ~ 6 Mart 2004
26. kitap: Bir Magazincinin Portresi
"Bir Magazincinin Portresi", Cumhuriyet gazetesinde 1984 yılının 3 Kasım'ında başlayan ve muhtemelen 28. ve 29. kitaplarda yer alacak olan "İffet Nasıl Afet Oldu?" adlı uzun öykünün ardından yazıp çizdiğim ikinci öyküydü. Demek ki 1985 yılının ilk yarısına ait oluyor.
Öyküyü kurarken, bir ara tanıma fırsatı bulduğum bir magazin gazetecisinden (ve benzerlerinden) esinlenmiştim. Ama tabii çizerken kendimi esas malzemeden olabildiğince bağımsız hissettiğim için, hemen hemen tamamı kurgu olan bir öykü çıkmıştı ortaya. Tefrika boyunca esin kaynağım olan gazetecinin küplere bineceğini umarken, o epeyce "insaflı" davrandığım için teşekkür bile etmişti. Belli ki ortaya döküleceğinden korktuğu epeyce kirli çamaşırı varmış. 1990'lı yıllarda medyaya da yansıyan yüz kızartıcı bir suçtan dolayı gazetecilik hayatı biten bu arkadaşın o sıralarda ortaya dökülen foyalarını öğrendiğimde, sahiden de epeyce "insaflı" bir hikâye yaptığıma ben de kanî olmuştum.
Diğer yandan, öyküyü yeniden yayına hazırlarken bir kez daha gördüm ki, Hızlı'nın bu anlatısı, inişli çıkışlı çizerlik merdivenimin alt basamaklarına indiğim bir öykü olmuş. Hazır konu açılmışken, şunu da eklemek isterim: Yetenek, bildiğiniz üzre, doğuştan gelen bir özellik olup, zamanla körelmez; hatta işledikçe bilenir. Ama kişi, elinin altındaki yetenek kozuna rağmen, zaman zaman (bir sürü değişkene bağlı olarak) becerebileceğinin en iyisini ortaya çıkaramadığı dönemler yaşayabilir. Bu biçare kulunuzun da kâğıt kaleme heves ve enerjiyle sarıldığı, ödenen ücrete, ilgiye/ilgisizliğe, çalışma koşullarının elverişli olup olmamasına falan hiç bakmadan, elinden gelenin en iyisini yapmaya çalıştığı zamanlar olduğu gibi, sukut-u hayale uğradığı, küstüğü, bezgin bir ruh haliyle, adeta yasak savar gibi yazıp çizdiği zamanlar da olmuştur. Şimdi o hurmalar, gene aynı biçarenin ar damarını tırmalıyor.


Bu öykü de öyle bir dönemime denk gelmiş olmalı. 20 yıl sonra bugün tekrar baktığımda, bir çizer olarak becerebildiklerimden çok beceremediklerime takıldım, canım sıkıldı. Daha önce de dediğim gibi, siz o öyküleri başka bir gözle okursunuz, ben başka. Ben o eski öykülere baktıkça, her karesine sinmiş olan yalnızlığımı, sıkıntılarımı, ket vurmalarımı, kolumu kanadımı kıran gücenmelerimi anımsayıp, hortlak görmüş gibi rahatsız oluyorum.
"Lütfen! Rica ederim! Göstermeyin onları bana! Aaaaaah! Medet!"
Neyse ki, öykülerin içerikleri, öyle ya da böyle, onları tümüyle gömmemi engelleyen birer hafifletici unsur oluyor çoğu zaman. Kısmen de olsa, bir sıkıntımı/itirazımı dile getirdiğimi görüyor, "ooh, neyse!" diyorum. Ödeşmişiz bir nevî.
Belli mi olur, bakarsınız yarın öbür gün koşulların çok daha uygun, neco efendinin de çok daha istekli olduğu bir dönem gelir, kusurumu affettirmek için mazeret aramama gerek bırakmayacak güzellikte çizgi romanlar yapar, kapatırım açığı.
GERÇİ O GÜRUHU PEK FAZLA CİDDİYE ALMADIM; AMA MAGAZİN İŞİ BENİ PEK AÇMADI... ORDA İNDİM KATARDAN... AMA MÜFİT, BİR GÜN ŞEF OLACAĞINDAN, ASU'NUN KENDİSİNE DE "VERECEĞİNDEN" UMUTLU, SABIRLA SIRASINI BEKLİYORDU...
Hızlı Gazeteci, 26. kitap: Bir Magazincinin Portresi, Parantez Yayınevi
Önceki kitap: Cambıldak Koyu Uygarlıkla Nasıl Tanıştı? >>>
İnternetten almak için